Amerika’nın 28 Şubatı

2016 yılının Kasım ayında gerçekleşen Amerikan seçimleri sonucunda Donald Trump, anketlere göre kazanacağı neredeyse kesin olarak görünen rakibi Hillary Clinton’ı eleyerek başkan oldu. Böylece sekiz yıldır iktidarda olan Demokratlar, yerini Cumhuriyetçilere bırakmak zorunda kaldı. Hillary Clinton, Obama döneminin kritik kararlarında imzası olan ve bu nedenle de neredeyse Obama döneminin mirasçısı sayılabilecek bir politik ajandaya sahipti. Öte yandan Clinton’ın miras aldığı politik ajanda ile Amerika’nın yeni başkanı Trump’ın politik ajandası taban tabana zıt denilebilecek seviyede bir karşıtlık içerisindeydi. Haliyle Amerikan iç siyasetinin yeni dönemde derinden etkilenmesi bekleniyor fakat gelinen nokta itibariyle oluşan mevcut toplumsal kırılmayı kimse tahayyül edemiyordu. Ana akım medya, Trump’ı başkanlık koltuğuna oturur oturmaz eleştiri yağmuruna tutmuş ve hatta Obama döneminden kalan yanlışların faturasını da Trump hükümetine kesmeye başlamıştı. Trump’ı Müslüman düşmanı, kadın düşmanı ve faşist olarak tanımlamış ve de kurucu değerlerle çatışan bir başkan gibi lanse etmişti. Yalnızca Trump değil, Trump’ın tabanı da “deplorables” gibi ayrıştırıcı ithamlara maruz kalmıştı. İlk günden itibaren Trump ve Trump’ı destekleyen seçmen karşıtlığında birleşen medya, Beyaz Saray’ın basın toplantılarında Trump tarafından tarafgir olmak ile suçlanmış; özellikle CNN muhabirleri ve Trump arasında gergin konuşmalar ile politik kutuplaşma ileri seviyeye taşınmıştı. Hatta Trump ilk yıllardaki tahammülünü de yitirerek artık ana akım medyadan soru almayı reddediyordu. Böyle bir tablo çıkmasına neden olan başlıca unsur, ana akım medyanın Amerika Başkanı Trump’ı Rus ajanı olmak ile suçlayacak kadar ileri gitmesi oldu. Akabinde Trump ana akım medyayı fake news olarak adlandırdı ve Twitter hesabını kendi medyası olarak kullanmaya başladı.

Trump hükümetinin üçüncü yılına gelindiğinde bu politik kutuplaşmanın yalnızca medya ile sınırlı kalmadığı, bürokrasi ve yargı erkini de geri döndürülemeyecek boyutlarda etkilediği görüldü. Trump döneminin ilk Ulusal Güvenlik Danışmanı Mike Flynn’e Türkiye adına illegal lobicilik yapmak gerekçesiyle açılan davada, politik kutuplaşma ileri safhaya taşınarak yargının bağımsızlığını tehlikeye attı. Esasında Mike Flynn, Hillary Clinton’ın seçileceği kesin olarak görüldüğü dönemde, Türk iş adamı Ekim Alptekin ile Amerika’da Fethullah Gülen’in faaliyetlerini araştırmak için yasalara uygun biçimde bir sözleşme imzaladı. Buna rağmen Clinton’a yakın medya grubu, Trump’ın seçim kampanyasını en başından beri destekleyen Mike Flynn’i Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak göreve başladıktan hemen sonra Türkiye’ye ajanlık yapma iddiası ile suçlamaya başladı. Bu ithamların temel kaynağı, ana akım medyanın Trump’ın seçilmesinin mümkün olamayacağı ve zaferinin ancak seçimlerin Rusya tarafından manipüle edilmesiyle gerçekleşebileceği düşüncesiydi. Oysa ana akım medya bu iddiaları kanıtlayamamış ve bu yüzden suyu daha fazla bulandırma ihtiyacı içine girmişti. Böylece Flynn ile ilgili iddialara balıklamasına atlamış ve Trump’ın çevresini şaibeli isimler olarak tasvir ederek asılsız iddialarını güçlendirmek istemişti. Nihayetinde Mike Flynn’e açılan dava ile ilgili yeni gelişmelerin ortaya çıkmasıyla birlikte hem ana akım medyaya hem de asılsız iddialar ile ajanlık suçlaması yapan savcılığa ve Amerikan yargısına güven büyük oranda kayboldu. Zira Mike Flynn geçtiğimiz günlerde, FBI tarafından yalan ifade vermeye zorlandığını ve ifade vermemesi halinde ailesi ile tehdit edildiğini duyurdu. Bu sebeple zorla verdiği ifadeyi çekmek istediğini belirtti. Geçtiğimiz hafta ise Flynn’in suçsuzluğu aşikar hale geldi ve dava düştü. Trump tabanında bunun üzerine çığ gibi tepkiler büyürken Beyaz Saray basın toplantısında Trump Mike Flynn’i başkanlık yetkisi altında affetme hakkını kullanacağının ve de tekrar kendisini görevlendireceğinin sinyalini verdi.

Başlı başına skandal olarak nitelendirilebilecek bu olay, Amerikan iç siyasetindeki dönüşümün medya ve yargıyı nasıl kutuplaştırabildiğini anlamak için örnek teşkil ediyor. Böyle bir 28 şubat vari sürecin sonunda Trump hükümetinin galip çıkması büyük ihtimal dahilindeyse de sistemin güvenlik bürokrasisi aracılığıyla nasıl yozlaştırıldığı ve kutuplaşmanın köklü kurumları dahi nasıl çürüme tehlikesine karşı dayanıksız kıldığı hala üstesinden gelinemeyen bir problem olarak varlığını sürdürüyor. Burada Amerika’yı iç dinamiklerden bağımsız bir aktör olarak ele almak, Türkiye gibi ülkelerin demokrasi serüvenini de yanlış etkileyecek ve de hata payı yüksek tahlillere sebebiyet verecektir. Yine de bu süreci Türkiye’nin diğer ülkelerden daha iyi anladığını Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2017 yılındaki açıklamalarına göre söylemek mümkün. İlgili açıklamalarında, Obama döneminde atanan kadroların Türkiye-ABD ilişkilerini gerdiğini ve Trump’ın tek muhattap olduğunu söylemişti. Bu söylemin bugün yalnızca İngilizce’ye çevrilmesi ve Trump’ın haklı davasının anlaşılma düzeyinin Türkiye’de yüksek olduğunun bilinmesi bile eminim ki Türk-Amerikan ilişkilerini farklı bir boyuta taşıyacaktır. Tabii bundan önce, Türk basınının 35 yıl ile yargılanan ve de FETÖ ile mücadelede katkısı aşikar olan Ekim Alptekin’in davasına neden bu kadar sessiz kaldığının sorgulanması daha yerinde olacaktır.

Merve Taşçı

mervetascib tarafından yayımlandı

Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler mezunu. Ağırlıkla dış politika üzerine yazar.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: